Facebook'ta takip et.Twitter'da takip et. Abone Ol!
Ayşenur Kaya Aydoğan
KONUMUZ REKTÖR…
12.10.2020

 

Bilenler bilir. Geçen hafta Balıkesir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İlter Kuş Gazetemize ziyaret gerçekleştirdi.

 

Çarşamba günü, saat 17:00 surları idi gelişi.

Aşırı gergin ve aşırı resmi protokol ortamlarını, oldum olası sevemedim gitti. Geldiği saatler, günün bütün yorgunluğunun tam da çöktüğü saatler. Mesai ile çalışanlar bunu iyi bilirler. Haliyle üniversite gibi büyük bir Eğitim caimasını yönetmek kolay değil. Rektör Bey geldiğinde, bize yorgun görünmemeye çalışsa da, aslında yorgun olduğunu düşünmemek olamazdı.

Hemen nasılsınız, iyi misiniz faslı ile ortam yumuşadı. Kendis ile çalışanlarımızla tanıştırdıktan sonra bir yorgunluk kahvesi iyi giderdi.

Hem kuzenim, hem de bana belirli aralıklarla yardımcı olan Kübra ile hemen kahve yapmaya koyulduk. Eşim ve yardımcılarımızdan Emekli Polis Ali ağabey, Rektör Bey ile sohbete devam ettiler.

Orta şeker kahveler hazırlandıktan sonra hemen ikramlara başladık.

Kimse, ofisin makam koltuğuna oturmadı. Ne ben, ne de eşim. Buna gerek yoktu. Hepimiz makamın önünde yer alan koltuklara oturarak devam ettik sohbetimize. Bu duruş için birkaç kişiden eleştiri bile aldım =)  Ama olması gereken buydu. Hatta öyle "gazeteciyim" havası ile bacak bacak üzerine atıp, bir ukala duruş da sergilemedik. Sergilemezdik. Kimseye de bir mesaj verme derdimiz yoktu. Çizgimiz bu değildi çünkü. Bunun yanında mekanımıza teşrif eden protokolün de aksi bir çizgisi olmadığını yakinen biliyorduk… Eleştiri yapanlara ithafen…

Neden sonra kahveler azalırken, pencerenin kenarında duran koltuğumdan dışarı bakarken, gözümün önünden bir şey uçtu. Sanki bir ayakkabı gibi, sanki bir terlik ya da kuş… Sonra karşı komşumuz amcanın bina önündeki bahçede, merdivenlerden düştüğünü gördüm. Başını betonlara çarparak düştü ve kaldı öylece. Dış kaldırımdan bir adamın el sallayarak amcayı gösterdiğini görünce koştum dışarıya.

Olayı anlamaya niyetlenirken anladım. Ofisin karşı dairesinde yaşayan yaşlı çiftten, amca Alzimer hastası. Bilirsiniz o hastalar çok da ele avuca sığmayan hastalardır. Eşi teyze sık sık söylenir durur. "Laf dinlemiyor" diye. Zaman zaman pijamaları ile evden çıkar, bazen yalın ayak, bazen terlikleri ile dolaşır; karşı kaldırımdaki banklara gider falan.

Ben amcaya bakıp içeriye haber vermek için girerken, teyzeyi camdan gördüm. Öylece bakıyor. “Ölsün.” dediğini işittim bir an… “Ölsün…”

Bunu sonra düşünmeliyim dedim ve hemen içeriye girip haber verdim. “Çok özür dilerim, karşı dairede komşumuz amca merdivenlerden çok kötü düştü. Ve şuan yerde yatıyor. Alzimer hastası.” Dememle hem Rektör hem eşim fırladılar dışarıya. Eşim ve Rektör destek yapmak isterlerken, amca büyük bir inlemeyle acısını gösterdi. Kırık yeri olabilirdi. İçeriye koşup, Rektör Beyin korumasını Kenan Beye ve emekli polis Ali ağabeyimizi çağırdım. “Koşun!”.

Sırtına destek olsun diye sandalye getirdik. Hemen, durumun özetini izah ederek ambulansı çağırdık kuzenimle. Bu arada içeriden bir bardak su getirdim. Korkmuştu çünkü amca. Eğildim. Sırtına elimi koydum ve sakin ses tonumla; “Korkma buradayız.” Sesimi duyuyorsun değil mi amcam. Dedim. “Sen kimsin? Dedi bana. Kimsesi değildim aslında. “Komşun .” dedim. “Hani yeni komşular taşınmış sizin karşı daireye. Sen hiç korkma biz buradayız.” Dedim. İçirdim suyunu yavaş yavaş. Biraz daha sakinledi; ama canı yanıyordu. Tabi ben bunları yaparken bir yandan Rektör de eşim de başımızdaydı. Baya bekledik. Sonra Koruma Kenan Bey ve Ali ağabeyi amcanın başında bırakıp içeriye geçtik. Geçerken teyzeyi gördüm yine. “Teyzem, biraz ilgilenebilir misin?” dedim. Kadın o kadar öfke doluydu ki. Gözleri ile anlatıyordu her şeyi. “Ölsün de kurtulsun, ben de kurtulayım.” dedi. “Öyle deme.” dedim. “Bak o seni bilmez. Eskisi gibi olmaz. Ama sen onu biliyorsun. Eksi halini de yeni halini de. Yok mu evlat?” dedim. Öyle bir iç çekti ki… O nefes verdi aslında cevabı. “Var da işte… Yoklar” dedi.

Diyebilecek hiç bir şey yoktu aslında. Varlar ama yoklar… Ne acıydı…

Neden sonra ambulans geldi. Olayı ilk ve tek gören olarak kısaca anlattım gelen sağlık memurlarına. “Başını betona vurdu ve alzheimer hastası bilginize .” diyerek, önce teyzeyi yatıştırıp sonra da içeriye girdim.

Rektör ne kadar korktuğumu anlamıştı. Hepimiz bir endişe yaşadık. Elim ayağım titredi. Babamı düşündüm. Eşimi düşündüm. Kendimi düşündüm. Dünya hepimize her şeyi yaşatabilirdi her an… Şükrettim. Ve bunların bizim başımıza gelmeyeceğine dair bir garantinin olmadığını bir kez daha hatırladım.

Ortamımızı saran telaş ve gerginlik gitti. Çaylarımızı içerken sohbetimize devam ettik.

Bu arada Rektör İlter Bey’in biraz kez daha bizden biri olduğuna görmüştüm. Hiç gocunmadan, hayıflanmadan içimizden biri olarak o amcaya yardım etmesi bir kez daha gösterdi kişiliğini. Aslında bu olması gerekendi. Ama biz öyle alışmıştık ki aksi durumdaki kişilere… Artık iyi olanlar bizi şaşırtıyor, şaşırttığı kadar da umutlarımızı arttırıyordu.

Sonra gerçekleştirmeyi planladığı projelerinden bahsederken, gerçekten kendisinin samimi olduğunu hissettim. Hani bazıları vardır, konuşur da konuşur. Laf çoktur; ama icraat yoktur. Ama O öyle değildi. En başından beri de hep bunu hissettim aslında.

 

Yolda karşılaştığımda, elimi sıkıp, tanışıp, makamına randevu verecek kadar samimi ve halktan biriydi kendisi. Bundan hiç kuşkum olmadı. Öğrencilerin şehre dokunmasını hayal ediyordu. Bizim de derdimiz buydu aslında. Biz de hep bu hayalin gerçekleşmesi için mücadele verdik. Veriyoruz. Bu inançla bin bir türlü bedellere rağmen; asla bu istekten vazgeçmedik, aslı olan vazgeçmeye de hiç niyetimiz yok.

Çünkü İyi bir şeyler yapmak istiyorsanız, şehre bir şeyler katmak istiyorsanız; önce gençlerden başlamak gerekiyor bunun için. Rektör Bey de hem konum itibari ile hem de inançları gereği ile böyle bir duruş sergiliyor.

Mütevazi bir yapısı var. Ben bırakın gazetecileri ziyaret etmeyi, değil bir öğrencinin; bir öğretim görevlisinin bile zamanın Rektörlerine ulaşamadığını biliyorum…

 

Rektör İlter Kuşun bu yapısı olgunluktur. Ulaşabilirlik. Güvenilirlik. Yapıcılık ve üreticilik. Memleket derdi ile dertlenmektir.

Üniversiteyi, öğrencilerin dört duvar arasında sıkışıp kalmasından kurtarmak, şehre dokunmalarını sağlamaya çalışmak gayretinde olduğu, anlayabilen için ne kadar da açık. Ama bir dokunuş karşılıklı olduğunda tatlıdır aslında. Öğrenci şehre koşarsa; şehir de öğrenciye koşmalı. Rektör bu kadar çaba gösteriyorsa; öğretim görevlilerden tutun da bütün üniversite personeli ve şehrin diğer tüm protokolleri aynı hassasiyetle gayret etmelidir. O zaman bakın görün şehrin de öğrencinin de ışıkları nasıl parlayacak…

 

Şimdi parlamıyor mu peki?

E onun cevabını da önümüzdeki süreçte, davete icabet edecek diğer protollerin tavır ve duruşlarından okuyacağız.

Şimdilik parlak ama neden daha parlak olmasın bu şehir efendim. = ) = )

 

Selamlar

 


Bu yazı 1568 kez okundu.
sanalbasin.com üyesidir

SON YORUMLAR

Bengises Gazetesi@ | İzinsiz ve Kaynak gösterilmeden kullanılamaz

Espower Bilisim