Facebook'ta takip et.Twitter'da takip et. Abone Ol!
Bir Neşet Ertaş Geçti Bu Dünya'dan
Vefa köşesi
2019-09-26 17:01

Bir Neşet Ertaş Geçti Bu Dünya'dan


 

Neşet Ertaş, 1938’de Kırşehir Çiçekdağı ilçesine bağlı olan Kırtıllar köyünde 5 çocuğu olan Döne Hanım ve Muharrem Bey’in ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi

Babası Muharrem Bey saz ustasıydı. Ertaş’ın kalbi ve ilgisi daha çocuk yaşlarından babasına dönüktü. Hatta yıllar sonra bir gün hepimizin tanıdığı ve sevdiği Neşet Ertaş olduğunda bu duygusunu şöyle dile getirecekti: “Babamla ben aynı ruhun insanlarıyız”. Gün gelecek, işte bu duygudan çıkmış türküleriyle Neşet, “Bozkırın tezenesi” olarak anılacaktı.

 

Babasının etkisiyle 5 – 6 yaşlarında bağlama ve keman çalmaya başladı. Bir zaman sonra çalışmak için gittikleri düğünlerde babasına keman çalarak eşlik ediyordu. Üstelik türküler söylemeye başladığında sesinin güzel olduğunu da fark etmişlerdi.

Aslında yerleşik düzenlerinin olduğu yer doğduğu Kırtıllı köyüydü. Ancak çocukluğunun ilk 8 yılı Kırşehir, Niğde, Nevşehir, Kırıkkale, Kayseri, Yozgat ve köylerini gezerek geçirdiler.  Buralarda iş kovalıyorlardı. Bu yüzden okula geç başladı ve sonrası da zaten bölük pörçüktü. Genel bir ifadeyle aslında Neşet Ertaş okula gidemedi.

8 yaşından sonra ailesi İbikli köyüne yerleşti. Annesini de yine çocukken kaybetti. 12 yaşındaydı. Babası 5 çocukla kalakalmıştı. Üç aylık bebesi dayanamadı, öldü. Acısını bile yollarda, gizli saklı yaşadılar. Yozgat’ın Kırıksoku köyünden Arzu adında bir kadınla tekrar evlendi. Bir süre de bu köyde yaşadılar ve sonra Yerköy ilçesine yerleştiler.

Onun ölümü üzerine Muharrem Bey çocuklarını alarak köyüne yerleşti. Ertaş, 14 yaşında çalışmak için köyünden çıkacak ve İstanbul yollarına düşene kadar çocuk yaşları burada geçecekti.

Neşet Ertaş yıllar sonra, 6 Nisan 1996’da işte sazıyla şöyle anlatacaktı tüm çocukluğunu, aşkını, derdini:

 

 

“Bin dokuz yüz otuz sekiz cihana
Kırtıllar köyünde geldin dediler.

Babama Muharrem, anama Döne
Dediysen atayı bildin dediler.
Dizinde sızıydı anamın derdi,
Tokacı saz yaptı elime verdi,
Yeni bitirmiştim üç ile dördü,
Baban gibi sazcı oldun dediler.
O zaman babamdan öğrendim sazı
Engin gönül ile Hakk’a niyazı
O yaşımda yaktı bir ahu gözü
Mecnun gibi çölde kaldın dediler.
Zalım kader devranını dönderdi
Tuttu bizi İbikli’ye gönderdi
Babam saz çalarken bana zil verdi
Oynadım meydanda köçek dediler.
Anam Döne İbikli’de ölünce
Tam beş tane öksüz yetim kalınca
Beşimiz de perişan olunca
Babamgile buradan göçek dediler
Yürüdü göçümüz tefleğe doğru
Bu hali görenin yanıyor bağrı
Üç aylık çocuğun çekilmez kahrı
Bunlara bir ana bulun dediler.
Yozgat’ın Kırıksoku köyüne vardık
Bize ana yok mu diyerek sorduk
Adı Arzu dediler bir ana bulduk
İşte bu anadır buldun dediler.
En küçük gardaşı kayıp eyledik
Onun için gizli gizli ağladık
Üstelik babamı asker eyledik
Yine öksüz yetim kaldın dediler.
Zalım kader tebdilimi şaşırttı
Heybe verdi dalımıza devşirtti i
Yardım etti Yerköy’üne göçürttü
Biraz da burada kalın dediler.
Yerköy’den Kırıkkale’ye geldik
Babam saz çalarken biz cümbüş aldık
Kırşehir’e varınca kemanı çaldık
Aferin arkadaş çaldın dediler.
Yarin aşkı ile arttı hep derdim
Babamı bir yere dünür gönderdim
Başlık çok istemişler haberin aldım
İstemiyor yarin seni dediler.
Kırşehir’de yedi sene kalınca
Düğün düzgün hepsi bize gelince
Burada herkese yer daralınca
Ankara’ya gider yolun dediler
Ankara’da (sünnetçi) Veysel Usta’yı buldum
Epeyce eğleştim evinde kaldım
Yüz lirayı verip bir yatak aldım
Etti isen böyle buldun dediler.
Bir ev kiraladım münasip yerde
Kaldı kavim gardaş hep Kırşehir’de
Bu aşk hançerini vurdu derinde
Çaresini bulmazsan öldün dediler.
Yarin aşkı ile döndüm şaşkına
Arada içerdim yarin aşkına
Canan acımaz mı garip dostuna
Bunu da içeriye alın dediler”

 

Abdallarda 5 – 6 yaşına basmış erkek çocukları düğünlere götürülür, boş durmasın diye eline bir zil verilir ve evvela köçeklikle başlardı serüvenleri. Biraz daha yaş aldıklarında da kaşıklarla oynamaya başlatırlardı.

Yaşı artık 11 – 12’yi gören çocuklar yetenekleri varsa çalgılardan birini alır, devam ederdi. İşte çalamıyorsa, söyleyemiyorsa, başka hiçbirine yeteneği yoksa köçeklikle devam ederlerdi.

Neşet Ertaş de böyle böyle başladı. Babası onun yeteneğini geç olmadan keşfedecekti. 6 yaşındayken zille başladı her şey. Hem köçeklik yaptı hem de zil çalıyordu. Babası saz çalıyordu. Neşet’in de gönlü sazdan yanaydı aslında ama babasının yanında o çalamazdı. Abisi kemandaydı, Neşet de cümbüşe tutuldu.

Bir gün babasıyla sessiz bir bakışmanın ardından bırakana kadar devam etti köçekliğe. Kırıkkale’de bir köye fasıla gittiler. Babası oynamasını teklif etti, Neşet de saygıyla kabul edip hazırlanmaya koyuldu. O sırada bir ses çalındı kulağına “Vah yazık, pek gençmiş”. Neşet, yine saygısını bozmadan zilleri babasının önüne koydu. Babası hiç karşı koymadı, ses etmedi; anladı. Oğlunu tanırdı. Zaten oğlunun düştüğü duruma o da çok içerlemişti.

Ama yine de vardıkları her köyde “Abdallar geldi, Abdallar gitti” diye bahsederlerdi onlardan. Haliyle yadırgamaz olmuşlardı. Bu topraklarda yaşayan her milleti sayarlar da en son “Cingan” derlerdi. İşte Abdallar, Cinganlar’dan bir önce gelirdi.

Neşet de yıllar sonra sazının sözü dinlendiğinde “Dertli Yoldaş” adını verdiği türküsünde şöyle anlatacaktı bu hali:

 

“Zengin isen ya Bey derler ya Paşa,

Fukara isen ya Abdal derler ya Cingan, haşa”

 

İstanbul yolları çileli, İstanbul zorlu. Neşet, 14 yaşında sazını aldı, düştü yollara… Aç kaldı, yeri geldi karın tokluğuna çalıştı, gününü kurtardı. Ama bir iş de bulamıyordu. Bir gün yine öylece bir şeyler bulma umuduyla dolanırken “Şençalar Plak” diye bir tabela okudu. Elinde sazı içeri girdi.

O sırada içeride "Behiye Aksoy"un ilk plağı dinleniyordu. İçeriye giren genç delikanlı "Kadri Şençalar"ın dikkatini çekmişti. Sesini dinledi. Sesini de sazını da pek beğenmişti. Neşet’e hemen bir plak okuttu; sonra da Beyoğlu Saz’a götürüp ona program aldı. Böylece inceden bir sahne hayatı başladı.

İlk plak çalışmasını da yine Şençalar Plak’ta yaptı. 1957’de çıkan plak “Neden Garip Garip Ötersin Bülbül” adı ile babasına ait bir türküydü. Halk onu bir anda benimsemişti. Plağı, kaset ve konserler takip etti. Artık Anadolu’da dinlenen bir halk ozanıydı. Babası onun bir cevher olduğunu düşünürken yanılmamıştı belli ki.

Neşet Ertaş, İstanbul’da iki yıl kaldı ve sonra Ankara’ya gitti. Burada bir gazinoda çalışmaya başladı. Hayatını birleştireceği o isimle de burada tanıştı; Leyla…

Neşet Ertaş, ruhu yaşından evvel büyümüş bir çocuktu. Evcilik oynadığı kıza aşık olmuştu, ondan sonrasında da türkülerin etkisinden midir nedir hep aşık kaldı. Bir de babası vardı gözünün önünde en canlı örneği. Gittikleri her yerde aşık oldular. Göze yasak yoktu ya, bir güzel görüp kendilerince sevdalanıyorlardı; sonrası hep saz hep söz…

Bir atasözü haline gelmişti artık; “Kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya”. Neşet Ertaş’a göre kızlarını istedikleriyle evlendirmek için onların önüne çekilmiş bir setti bu. Gençlerdi, gittikleri her köyde bir güzele aşık olurlardı; ama bir Abdal isen buna hakkın yoktu. Abdal dediğin kendi içinde evlenir, çoğalırdı. Diyemezlerdi ki, “Beni bırakın, gönlüm başkasında”

Neşet de diyemedi bir zamanlar gönlü aşka düştüğünde, ama evliliğin kurumuna saygısı vardı o ayrı. Neşet Ertaş, gönlünde aşkı baki dolanıyordu. Ankara’da çalıştığı gazinoda tanıştı Leyla’yla. Evlenmek istedi.

Babası Muharrem Bey’in de rızası olmadı hiç. Kendilerinden olmayan bir kızla evlendiği için oğluna tepkiliydi. Leyla aslen Bolulu’ydu ve onun ailesi de Neşet Ertaş’ı kabullenememişti. Ama Neşet ve Leyla kimseye kulak asmayıp 1960’ta Ankara’da evlendiler.

Evliliklerinin ilk zamanları mutlulardı aslında. Bu evlilikten Döne ve Canan adında iki kızları ve bir de Hüseyin adında bir oğulları olmuştu.

Neşet Ertaş askerliğini de evlilikleri sırasında yaptı. Leyla’nın ailesinin de gölgesi iyiden iyiye düşmüştü üstlerine. Daha fazla devam edemediler ve 1968’de ayrıldılar. İkisi de başka yollarda hayatlarına devam ettiler. Ama gönlü türkülerle coşan adam, yine aşkla bir başka yaşayacaktı tabii…

 

Neşet Ertaş, belki yaşadığı aşkın ayrılığının ardından belki de kendi tabiriyle işi gereği biraz fazla alkol alıyordu. Hatta onun deyimiyle almak zorunda kalıyordu. Tabii bu alkolün bir de etkisi olacaktı. 1977 – 1978 yıllarında etkisini parmaklarda uyuşuklukla başlayarak gösterdi. İlk olarak Hacettepe Hastanesi’nde tedavi gördü. Ancak sorunu çözülmemişti. Almanya’da yaşayan kardeşine bir mektup yazdı, derdini anlattı. O da Neşet Ertaş’a bir davet mektubu gönderdi ve Almanya’ya gitti.

Türkiye’de derdini kimselere diyememişti ve parmaklarının hali hal değildi. Artık çalışamıyordu. Almanya’da kalma izni üç aydı. Başladığı tedavi de işe yaramıştı, daha uzun kalmalıydı. Doktoruna müzisyen olduğu söylendi. Profesyonel müzisyenlere tanınacak bir hak olduğuna dair duyumlar almıştı. Başvuruda bulundu ve Türkiye’deki konumu araştırıldı. Bir sanatçı olduğu teyit edildiğinde Alman Devleti Neşet Ertaş’ın müzisyen olarak ülkede kalmasına izin verdi. Almanya’da müzik yaparak parasını kazandı ve tedavisini de sürdürdü.

Bir süre sonra da çocukların eğitimi ve sanatı için kalmaya karar vermişti Almanya’da. Tedavi olayım dönerim düşüncesiyle aldığı izinle yıllarca kaldı burada. Türkiye yolları göründüğünde yıl 2000 olmuştu. İstanbul’da verdiği bir konserle ülkesine ve sahnesine geri döndü…

 

Neşet Ertaş, Alevi olmasına rağmen “Hey erenler Hak aşkına kalkın semah edelim” diye bir tek türkü yaptı.

Oysaki Bektaşi’ydi. Onlar Cami’de imama, Cem’de de dedeye uyarlardı. Buralarda Hak için, dua için, ibadet için ozan deyişleri söylenirdi ve semah dönerlerdi. Sık sık “Allah Allah” diyerek deyişler dualandırılırdı.

İşte Neşet de semahı bir türkü gibi kabul ederek, "Allah Allah" denen yerde başka bir fikrin olmayacağını vurgulamak için söyledi bu semahı. Çünkü o "Ben de kendimce bir ozanım" diyordu.

 

Halk ozanına ilk anlamlı ödül dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den geldi. Süleyman Demirel, Neşet Ertaş’a “Devlet Sanatçısı” ünvanını vermek istedi.

Elbette onur duymuştu Neşet Ertaş, ama kabul edemeyeceğini şu sözleriyle açıklamıştı: “Hepimiz bu devletin sanatçısıyız. Ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor. Halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım. Bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdadımız adına aldım”.

 

Bu davranışı halka daha da yakınlaştırdı onu. Adeta gönüllerindeki yer sağlamlaşmıştı. Daha sonra da UNESCO tarafından “Yaşayan İnsan Hazinesi” kabul edildi.

25 Nisan 2011’de de İTÜ Devlet Konservatuarı tarafından “Fahri Doktora” ünvanına layık görüldü. Ayrıca bununla yetinilmedi bağlamadaki tavrı ve türküleri ders olarak okutuldu.

 

Neşet Ertaş Vefat Etti

İzmir’de aldığı müstakil evinde yaşıyordu, Neşet Ertaş. Küçük bir bahçe de yapmıştı kendine; 11 – 12 çeşit meyve dalı dikmişti toprağına.

Bir de kanaryası vardı, Almanya’da bırakmıştı. Ama hep bir kanaryası olurdu, sesine ses olsun diye ve onu asla kafese kapatmazdı; kafesin kapısını hep açık tutardı.

Günlerini burada, toprağı kabul ettiği İzmir’de geçiriyordu. Prostat kanseri teşhisi konulmuştu Neşet Ertaş’a. 25 Eylül 2012’de İzmir’de tedavi gördüğü bir hastanede hayatını kaybetti. Naaşını Kırşehir Bağbaşı Mezarlığı’nda toprağa verdiler; babası Muharrem Ertaş’ın yanına.

Mezar taşında ise şöyle yazıyordu: “Sakin ol ha insanoğlu! İncitme canı, her can bir kalp, Hakk’a bağlı. İncitme canı, incitme”

Adı, Kırşehir’in caddelerinde, okullarında yaşatıldı. Hata babası ve kendisinin bir de anıtı yapıldı.

Onu her gün her an bir yerlerden kulağımıza çalınan sesiyle anıyoruz. Ama yine de bugün başka; bugün onun ölüm yıl dönümü…

Türkülerin yavaş yavaş unutulduğu, popüler kültürün her zerresiyle dört yanımızı sardığı günümüzde asla unutulmayacak bir isim, Neşet Ertaş. Çünkü yalandan yüzümüze gülen  dünyanın yaşanırlılığını başka kimse onun kadar içten anlatamaz gibi…

Güzel kalbiyle, hoşgörüsüyle, türküleriyle bir Neşet Ertaş geçti bu dünyadan…

İyi ki…

 


Bu haber 435 kez okundu.
sanalbasin.com üyesidir


SON YORUMLAR

Bengises Gazetesi@ | İzinsiz ve Kaynak gösterilmeden kullanılamaz

Espower Bilisim